Ana Sayfa / İLİM - KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Seçme Yazılar / Kâinata Turist Gözüyle Bakmak, Dünyada Turist Gibi Yaşamak

Kâinata Turist Gözüyle Bakmak, Dünyada Turist Gibi Yaşamak

Faydalı ise lütfen bağlantıyı paylaşınız, tavsiye ediniz. Kaynaksız kopyalamanıza rızamız yoktur.

Kâinata Turist Gözüyle Bakmak

Prof. Dr. Orhan BATMAN

Turist sosyolojik anlamda bir yerin yabancısı; ekonomik anlamda tüketici;  işletmecilik anlamında ise müşteri demektir.

Turist, içinde var olan merak duygusunu tatmin etmek için sürekli yaşadığı yerin dışına seyahatler eder. Ve elbette seyahate başladığı yere geri döner ki, buna ‘tur’ denir.

1800’lü yıllarda yapılmaya başlanan bu “sistematik merak giderme” olayını bilim dünyası anlamaya çalışmıştır. Hani şu meşhur sanayi devrimiyle birlikte hem iş hayatında, hem de toplumsal hayatta ciddi değişimler ve dönüşümler yaşanmıştı ya, artık buhar gücünün makinelere uygulanmasıyla ulaşım araçlarında zamanın şartları itibarıyla müthiş bir hıza ulaşılmıştır. Buhar gücü önce gemilere uygulanmış, bir ayda gidilen mesafeye bir haftada ulaşılmaya başlanmış ve ardından lokomotifin icadıyla insanoğlu saatte 30 km hıza ulaşmıştır. Böylece seyahat etmek daha güvenli ve daha hızlı olmuştur. Bu da insanların içinde hep var olan “kaf dağının ardını keşfetme” duygusunun tatmin edilme imkânını doğurmuştur.

Çünkü ulaşımın canlı binek sırtında ve yaya olduğu dönemlerde seyahat edileceği zaman “Gitmek var, dönmemek var; dönüp de görmemek var…”  denilirdi. Yolculuk, kişinin dayanıklılığı, yırtıcı hayvanlar ve eşkıyalardan (yol kesen) dolayı can tehlikesi ile doluydu. Bir insan normal bir şekilde 6 km hızla günde 5 saat yürüyerek 30 km yol alabiliyordu. Bu kişi 3 gün yol yürüyüşü ile 90 km yol alırdı ki, bu da onu dinen ‘seferî’ yapardı. Ulema bu konuda ciddi kafa yormuş ve seferîlik hesaplamalarıyla ilgili hükümler vermişlerdi.

Selçuklu ve Osmanlı ecdadımız bu gerçekten hareketle özellikle ticaret yollarını işler tutmak adına kervansaraylar yaptırmışlardır. 30 km’de bir küçük kervansaray, 90 km’de bir ana dinlenme istasyonu mahiyetinde büyük kervansaray yaptırmışlardır. Kervansarayların, askeri ve ticari olmak üzere iki ana amacı vardı. Devletin ticarete bir anlamda sübvansiyonu (karşılıksız destekleme) sayılabilecek bu kervansaraylarda yolcular ve binekleri 3 gün boyunca iaşe ve ibate edilirdi. Ayrıca kıymetli ticari mallar ve canlar güvenlik altına alınmış olurdu. Askeri olarak da sefere giden orduya bir nevi lojistik üs görevini ifa ederlerdi.

1800’lü yıllarda burjuvaların, İngiltere’den Avrupa’ya bilgi ve görgülerini artırmak için yapmış oldukları seyahatler vardı. Bunlara “grand tur” (büyük tur) adı verilmiştir. Bu seyahatlere katılanlara tur-ist, bu seyahatlerden ortaya çıkan olay ve ilişkilere de tur-izm denmiştir. Yani o sıralar kominizm-sosyalizm-kapitalizm gibi fikri akımlarla ‘izm’ler havada uçuşurken, turcular da bu modadan nasipsiz kalmamak için tur-izm kavramını ortaya atmışlardır.

Bilim dünyası bu sosyolojik ve ekonomik vakayı sağlıklı tanımlama adına en nihayetinde şu tanımda ittifak etmişlerdir: “Turizm, insanların, sürekli yaşadıkları yerlerin dışında yapmış oldukları seyahatler ve gittikleri yerlerdeki konaklamalardan doğan olay ve ilişkilerin bütünüdür.” Turist sayılabilmek için, sürekli yaşadığı yerin dışına seyahat etmek, gidilen yerde sürekli yerleşmemek yani geldiği yere geri dönmek, seyahatin direkt para kazancına yönelik olmaması ve gidilen yerde en az bir gece konaklamak gibi şartlar koyulmuştur.

Eskiden sadece burjuvaların yapabildiği “sistematik merak giderme” olayına, 1800’lü yıllarda iş dünyasında meydana gelen değişim ve dönüşümlerle ortaya çıkan orta sınıf da katıldı. Turizmin ortaya çıkabilmesi için insanların fazladan harcanabilir paraya ve kullanabileceği boş zamana ihtiyacı vardı. Sanayi devrimiyle birlikte başlayan kitlesel üretim ve kitlesel istihdam sayesinde sadece burjuva değil, iş sahibi olan herkeste para olmaya başladı. Bu arada sendikal haklarda yaşanan gelişmelerle ücretli tatil hakkının elde edilmesi de turizmi tetikledi. Ayrıca kırdan kente yapılan kitlesel göçler ve bu göçenlerin kır özlemiyle yaptıkları seyahatleri de göz ardı etmemek gerekir.

Turizmin Avrupa’da başlamış olmasını sanayi devriminin burada yapılmasına bağlayabiliriz. Evet insanların yoğun iş temposunun yorgunluğu ve stresinin atılması, dinlenme, eğlenme ve eş-dost-akraba ziyaretleri gibi sebeplerin de etkisiyle, turizm yavaş yavaş bir endüstri halini aldı. Ve hatta “bacasız sanayi” diye tanımlandı.

Günümüzde turizm, “seyahat sektörü, ağırlama hizmet sektörü, etkinlikler sektörü ve alışveriş sektörü” gibi 4 ana sektörü bünyesinde barındıran dev bir endüstridir. Turizm, 1950 yılında 25 milyon kişinin katıldığı bir faaliyet iken, 2012 yılında 1 milyar kişinin katıldığı, dünyanın en büyük 3 endüstrisinden birisi haline gelmiştir. Dünya Turizm Örgütü’nün tahminlerine göre 2020 yılında dünyada turizm hareketlerine yaklaşık 2 milyar kişinin katılacağı öngörülmektedir.

Peki turist olmak, sadece bir yere seyahat eden kişi için mi geçerlidir? Kâinata turist gözüyle bakmanın esprisi nedir?

Turist merak duygusunu gidermek için yollara revan olur. Adeta yeni doğmuş bir bebeğin, merakını giderme ihtiyacıyla hareket eder. Gördüğü, yaşadığı her şeyi ciddi araştırır. Her manzarayı ve olayı derinlemesine tefekkür ederek, merak açlığını gidermeye çalışır. Farklılığı görmek ve yaşamak ister. Ve hatta kanıksayıp merak duygularını kaybetmiş yerli insanların, çevrelerini fark etmelerini ve aslında ülfet ettikleri şeylerin ne kadar değerli olduğunu anlamalarını da sağlar.

Zaten tefekkür etmek, insanın yaratılış gayesi değil midir? Niçin bu dünyaya geldiğini sorgulamak… Kendisine bu kadar güzellikler ve nimetler bahşeden yaratıcısını tanımaya çalışmak… O’nu elçisiyle tanımak ve O’nun işlerine karşı hayretini ve hayranlığını artırmak değil midir?

Aslında her insan bir turisttir. Turist olmak demek, kısa bir süre için geldiği kâinata ülfetsiz, terütaze, duru bir bakışla, bir bebek merakıyla bakmak demektir. Gördüğünü fark etmek, tefekkür etmek ve nihayetinde hayret ve hayranlıkla Âlemlerin Rabbine muhatap olmaktır.

Madem O’ndan geldik ve yine O’na döneceğiz, gittiğimiz yerde iyi şeyler anlatabilmemiz için gözümüzü hak ve hakikate açalım.

Dünyada Turist Gibi Yaşamak

Aslında her insan bir yolcudur, bir seyyahtır, yani bir turisttir. Hani demiştik ya turist kelimesi “tur atmaktan” türetilmiştir. Tur atmanın temel şartı, kişinin sürekli yaşadığı yere, yani başlangıç noktasına, yani vatan-ı aslisine geri dönmesidir.

Peki insan hayat yolculuğunun neresindedir ve dönüp sürekli yaşadığı veya yaşayacağı yer, yani vatan-ı aslisi neresidir? Neden böyle bir yolculuğa çıkmıştır? Kimdir bu insan denilen mahlûk? Ne işi var bu dünyada? Madem gelmiş neden göçüp gidiyor? İnsanın bu gizemli seyahati ile ilgili ve daha birçok sorular…

Evet insan bir yolcudur… Ve yolculuğu, sabavetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar devam eder…

Dünya, ‘deni’ kelimesinden türetilmiştir. ‘Deni’ kelimesinin anlamı aşağı demektir. Yani semavata göre aşağı… Ya da insanın vatan-ı aslisi olan cennete göre aşağı demektir. İnsanın bu gizemli yolculuğunda Rehber-i Ekmeli olan Efendimiz Hz. Muhammed (asm) dünya menzilini “yolda giderken dinlenmek için gölgesinde mola verilen yerdir” şeklinde tanımlamaktadır. Bediüzzaman Hazretleri ise dünyayı bir eğitim için kalınan askerî misafirhaneye benzetiyor ve şöyle diyor: “Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin.”

Madem dünya, insan için bir misafirhane ya da vatan-ı aslisinin bir tarlası veya ticaretgâhı hükmündedir. Öyleyse insanın buradaki asıl gayesi “ilim ve dua vasıtasıyla terakki etmek” olmalıdır. Yani merakla, yani tefekkürle kainata nazar gezdirerek öğrenmenin ve gelişmenin yollarını aramalıdır.

Bir turist, merakını gidermek için seyahate çıkar. Gittiği yerde geçici olduğunu bilir. Misafir olarak gittiği yerden bedelini ödemediği hiçbir şeye sahip olmadığını da bilir. Beraberinde götürmeyeceği bir şeyi akılsız çocuklar gibi sahiplenmenin maskaralık olduğunu da pekala bilir.

Turist, geçici bir süre için gittiği yerden tam istifade etmesi gerektiğinin farkındadır. Çünkü bu iş için maddî ve manevî bir bedel ödemiştir ve gittiği yerde süresi kısıtlıdır. Mümkün mertebe çok şeyi görmek, tatmak, hissetmek ve yaşamak ister. Boşa geçen her bir dakikasını ziyan kabul eder.

Yahu böyle bir bilinçli turist, ülfetten uzak ve gafil olmayan bir mümine ne kadar da çok benziyor değil mi? Öyleyse ne mutlu vatan-ı aslisini unutmayanlara… Ne mutlu dünyanın gölgelik mola yeri olduğunu bilenlere… Ne mutlu “ve ileyhi turceûn/dönüş yine O’nadır” hakikatine göre yaşayanlara…

Zafer Dergisi

Faydalı ise lütfen bağlantıyı paylaşınız, tavsiye ediniz. Kaynaksız kopyalamanıza rızamız yoktur.

İlginizi Çekebilir

Saatler ve Manzaralar / Yahya Kemal BEYATLI

SAATLER VE MANZARALAR Yahya Kemal BEYATLI   Sütunların Dibinde Duâ Edenler Ayasofya’da, ikindiden sonra, yerle …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Şiddetin Kaynağı: Sevgisizlik ve Merhametsizlik

Dün gece sosyal medyaya düşen bir video müthiş tepkiye yol açtı. Ayrıldığı eşini çocuğunun da …

Kapat